Alzheimer Hasta Yakını Açısından Nesne Kaybı

Ayşe Özalkuş Şahin

 

GİRİŞ ve ÇALIŞMANIN AMACI

Bu çalışmada amaçlanan Alzheimer hastalığının dünyadaki ve Türkiye’deki durumunu genel hatlarıyla anlamak ve Alzheimer hasta yakını tarafından Alzheimer hastasının hastalık dolayısıyla yaşadığı değişim ve kayıpların hasta yakını üzerinde yarattığı kaygı ve yas durumunu psikanaliz bilimi bağlamında anlamaya çalışmaktır.

Alzheimer hasta ve hasta yakını arasında birbirini oldukça etkileyen, girift bir ilişki mevcuttur. Bu makaleye göre bu ilişki ancakhasta ile hasta yakını arasında geçmişte var olan ilişkinin anlaşılması ve hastalığın seyriyle sürekli olarak yeniden tanımlanmasıyla anlam kazanır. Bu çalışmada hasta hasta yakını ilişkisi anlaşılmaya çalışılacak, nesne kavramı (kendiliknesnesi, anne ve baba nesneleri) psikanaliz bilimi bağlamında tanımlanıp, anlatılacak, ardından da bu nesneye olan aktarımda yaşanan farklılıkların yarattığı kaygı ve yas durumu irdelenecektir. Teorik açıklamaların pratik yaşantıdaki yansıması da psikoterapi vaka örneği üzerinden ele alınacaktır.


DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE ALZHEIMER HASTALIĞI

 

Alzheimer hastalığı çok genel hatlarıyla daha sık görülen bir demans yani bunama çeşidi olup, hastada günümüzden geçmişe doğru hafızanın silinmesi ve hastanın yeni şeyleri kaydedememesidir.

 

Alzheimer Derneği Başkanı Prof.Dr.Murat Emre (2006)’nin kitabındaki rakamsal verilere göre; Türkiye’de kayda geçmiş 250 bin Alzheimer hastası olup, bu oranın 2010’da 480 bini bulacağı ve ünlü tıp dergisi Lancet’ye göre 2050 yılında bu rakamların 700-800 bine ulaşacağıdır. Ayrıca; ABD’de de 2000 yılında yaklaşık 4 milyon Alzheimer hastası varken, bu oranın 2050 yılında 15 milyona çıkacağı kitapta belirtilmektedir. Öte yandan 2004 yılında Prag’da düzenlenen Alzheimer Europe Kongresi’nde 10 yıl içinde Hollanda da yaşlılara bakacak genç nüfusun kalmayacağı, Avrupa’da da artan yaşlı nüfusla birlikte Alzheimer hastalığının çağımızı maddi ve manevi açıdan tehdit eden önemli ilk üç hastalıkdan biri olduğudur. Ayrıca; yaşam süresinin uzaması ile birlikte 65 yaştan sonra her 5 senede bir hastalığa yakalanma riskinin ikiye katlandığı da bilimsel verilerde göze çarpar. Buna göre Emre (2006) 85 yaşın üzerinde üç kişiden ikisinin Alzheimer hastası olma, birinin de olmama olasılık hesabından bahseder.

 

Alzheimer hastalığı 3 evreden oluşup, zihinsel işlevlerde bozulmayı, davranışsal değişiklikleri ve günlük yaşam işlevlerinde bozulmayı içerir.

 

Böylelikle hastalığa yakalanan kişi temel mizaç ve kişilik özellikleri aynı kalmakla birlikte o güne dek tanındığı halinden daha farklı biri olarak yaşantısını sürdürür. Alzheimer hasta yakını da bu değişimi kabul edebilmek için inkar (o hasta değil, inadına yapıyor), isyan(neden ben? nereden çıktı bu hastalık?) yas ve kabul süreçlerinin gelgitlerini yaşar.

 

Bu esnada da Mase ve Rabins’in (1999) de belirttiği gibi hasta yakını çaresizlik, yalnızlık, kızgınlık, üzüntü, suçluluk, endişe gibi duygularla baş başa kalır ve hatta depresyona girebilir. Bu duygular hasta yakınının duyguları olduğu kadar bazen de hasta yakınının bakmakta olduğu Alzheimer hastasının duygularıdır zira birlikte yaşayan kişiler birbirlerinin duygularıyla birebir etkilenirler. Alzheimer hastalarında da hastalık boyunca başkalarının ne hissettiğini anlamaları devam ettiğinden ve kendi duyguları da o duyguları algılayabilen herkes için oldukça ortada olduğundan ortaya hasta ve hasta yakınının folie a deux (çifte delilik) dediğimiz girift, simbiyotik ilişkisinin çıkma olasılığı çok yüksektir. Bu da zaman zaman hasta yakınının da Alzheimer hastası olmuşçasına zor bir yaşantı içinde oluşunu beraberinde getirir.

 

Howard Gruetzner (2001) “Alzheimer Hasta Yakını Rehber ve Kaynak” isimli kitabında cinsiyet, yaş, sağlık, karakter, kültürel durum ve sosyal destek eksikliğinin hasta yakınının depresyona yakalanma riskinde belirleyici olduğunu da belirtir. Bunlara ek olarak bu çalışmada hasta yakını ile hasta arasındaki ilişki ele alınmaktadır. Çalışmada hasta ve hasta yakını arasındaki ilişkinin geçmişteki halinin psikanalitik açıdan iyi etüd edilebilmesi ve hastalık sürecinde bıkmadan, usanmadan yeniden tanımlanması öne sürülmektedir. Hasta ve hasta yakını arasındaki ilişkiyi anlamak için hasta ve hasta yakınının hayatında yer alan anne-baba nesneleri ile kendilik-nesnesinin de tanımlanması ve bu nesnelerle hasta ve hasta yakını arasında nasıl bir bağlantı olduğunun anlamlandırılması bu çalışmanın ilk bölümünü oluşturur.

 

ANNE VE BABA NESNELERİ – LİTERATÜR TARAMASI

 

Anne nesnesi doğar doğmaz devreye giren bir nesnedir. Winnicott’a (1998) göre; bebekken bir dönem emilen sütü bize veren meme de kendi vücudumuzun bir parçası gibi algılanır. Winnicott’ın “yeterince iyi anne” olmak kavramında bebek acıkınca meme oradadır ve diğer tüm ihtiyaçları da olabildiğince anne tarafından karşılanır. Burada annenin bebeğe adeta memenin bebeğin kendisi olduğunu hissettirme fırsatını vermesi esastır. Bebek önce memeyle bütünleşebilmeli ve “var olma” kavramını yaşamalıdır. “Var Olma” bebeğin kendi varlığını meme üzerinden hissetmesi, olabildiğince her ihtiyacının çok beklemeden karşılanmasıyla kendini tümgüçlü hissettiği büyülü bir ortamda bulmasıdır. Bazen gecikmeler ya da yanlış anlamalar olsa da çoğunlukla bebeğin ihtiyaçları yeterli bir zaman içinde karşılanırsa, bebekle anne arasında güvenli bir bağ oluşmuş olur. Aynı şekilde İtalyan psikanalist Antonino Ferro (1999) un Bion’u anlatırken dediği gibi de anne, bebeğin çok anlamlı olmayan söylemlerini deşifre eder ve onları sözelleştirerek, bebeğe gelişimi için iade eder . Böylece bebek de bu belirsizliklerin anlamlandırıldığını öğrenir. Örn: Bebek düşmüş ve ağlıyorsa, anne bebeği kucaklayıp, yatıştırırken, bir yandan da düştüğü için canının acıdığını ve beklenmedik bir şey olduğundan da korkmuş olabileceğini söyler. Bebek için düşmeden düşmek ve düşmenin yaratacağı duygular belirsizdir. Düşmenin ve düşmeyle birlikte yaşanacak duyguların anlaşılır şekle bürünmesi için “düşmenin” bebeğe anlamlandırılması gerekir. Böylelikle bebek için düşmenin ani oluşu, korkusu ve acısı sözelleştirilince, bu bebek için biraz daha anlamlı hale gelir.

 

Anne nesnesi kavramı için buraya kadar anlatılan anne nesnesinin bebeğin ihtiyaçlarını karşılayan, bebeğin ifade edemediklerini ifade etmesine imkan tanıyan ve annenin kendi anlama gayreti ile henüz söze dökemeyen bebeğin ihtiyaçlarını söze dökerek anlamlandırmasıdır. Anne nesnesi bebeğe var olduğunu ve nasıl bir varlık olduğunu yaşatan, bebeğin fiziki ve duygusal gelişiminde ona yer verip, onu tutan, taşıyan, kapsayan bir nesnedir.

 

Anne nesneleri ayna işlevi de görürler. Anne nesnelerinin ayna işlevi demek, annelerin çocuklarının gelişimi sırasında sergilediği tavır, tarz ve tutumlar ile bu davranışlar sırasındaki duygularının çocuklarda nasıl bir yansıma yaptığıdır.

 

Ayna işlevi Winnicott, Lacan ve Dolto’ya göre farklı anlamlar içerir. Winnicott’ın (1998) ayna işlevinde; bebeğin annenin yüzüne baktığında nasıl göründüğü orada ne gördüğü ile bağlantılıdır. Bu bebeğin verdiğini annenin yüzünden geri alma şeklidir. Buna göre; bebek annesinin ona bakışıyla kendisine nasıl bakacağını öğrenir. Daha sonra ikinci olarak da bebek, baktığı zaman gördüğü şeyin annenin yüzü olduğunu algılar. Böylelikle; annenin yüzü ayna olmaktan çıkar ve algı kavrayışın yerini alır. Yani bebek annenin yüzünü algıladığı gibi tepkiler vermeye başlar. Annenin yüzü tepkisizse, o zaman o yüz sadece bakılacak bir şey haline gelir ama bebekler bu durumda ona nasıl bakıldığını anlamlandıramaz ve bu kendi tepkilerini de tam olarak ortaya koyamamalarına neden olur. Ancak annelerinin yüzleri ile iletişim kuran bebekler incelemeye de başlarlar ki bu da onları daha yaratıcı kılar. Burada bahsedilen bebeklerin tıpkı aynaya bakıp, kendi hareketlerini izlemeleri gibi annelerinin yüzlerini ve annelerinin kendilerine nasıl baktığını bir ayna gibi izlemeleri, bu doğrultuda da annelerine benzer tepkiler geliştirmeleridir. Winnicott bu konuda şu örneği verir: “Güzelliğe aşık olan adam, onun güzel olduğunu düşünen, onda güzel olan şeyin ne olduğunu görebilen bir adamdan çok farklıdır.” Burada bakmanın ve görmenin farklı şeyler olduğu noktası önem kazanır. Her bebek annesine bakar ancak bazı bebekler annelerinin onlara birçok konuyu anlamlandırmasıyla bakmanın yanı sıra görebilir de.

 

Alzheimer hasta ve hasta yakını ilişkisinde de bakmak ve görmek kavramları karşımıza çıkar. Hasta yakını olan kişi eğer bir ebeveyninin hasta oluşuyla karşı karşıya kalmışsa artık tanımladığımız anne nesnesindeki gibi aynalanamamaktadır üstelik tam tersine zaman zaman Alzheimer hastasının anne nesnesi yerine geçip, hastayı aynalayan kişi olması söz konusudur. Bu da artık rollerin değiştiğinin kabulü anlamına gelir. Burada hasta yakını açısından bir nesne kaybı söz konusudur ve nesne kaybı da tıpkı ölümle yaşanan kayıp gibi ikili ilişkide yer alan eski ilişki kipinin bir daha yerine gelemeyecek olmasıdır. Bu nesnenin kaybı da hasta yakını üzerinde endişe ve yas süreçlerini harekete geçirir.

 

Lacan’ın ayna evresi Elda Abrevaya’nın (2000)“Aynadan Ötekine” isimli kitabında bebeğin kendi imgesinin çekiciliğine kapılarak güldüğü şeklinde tanımlanır. Lacan’ın ayna evresi ile daha önceden kendini parça parça algılayan bebeğin bedeninin bütünleşmesinden bahsedilir. Daha önce kendini parçalar halinde algılayan bebek için aynada kendini görmesi, kendini bir bütün olarak algılamasına yardımcı olan önemli bir araçtır. Dolto’nun ayna evresi ise; bebeğin kendini Lacan’daki gibi parçalar halinde algılamadığından ve bu ayna deneyiminin bebekte birey duygusunu oluşturduğundan bahseder. Dolto’ya göre; o ana dek annesinin yüzünde kendini gören çocuğun artık aynadaki görüntüsüyle ayrı, farklı bir birey olmanın ayrımına vardığı anlatılır. Bu da varlığını gerçekçi bir şekilde ortaya koymayı beraberinde getirir. Dolto da Winnicott da Lacan’dan farklı olarak; aynanın ilişkisel, simgesel işlevlerinden söz ederler. Onlara göre; Lacan’ın ayna evresinden önce anne ile kurulan ilişki her şeyin belirleyicisidir. Bu konuda Dolto ”Özne varlığına ayna tutan ötekinin yoksunluğuyla karşılarsa her şey boşunadır” diye annelerin bebeklerine ayna işlevi görmelerinin önemini ifade eder. Burada “öteki” diye tanımlanan annedir ve bebeğin ihtiyaç duyduğu anlarda annenin fiziken, ruhen ve zihnen bebeğiyle olmasıdır önemli olan. Aksi durumda bebek annenin olmayışının getirdiği yoksunlukla karşı karşıya kalır ki bu da ayna işlevinin yeterince gerçekleşememesi anlamına gelir.

 

Lacan 1960’da ayna evresini yeniden tanımlar. Bu yeni tanımlamasında Dolto ve Winnicott gibi aynanın ilişkisel ve simgesel yönünü onaylamış olur.

 

Anlatılmak istenen aynaya bakmak kadar ne görüldüğünün de önemli olduğudur. Hiç şüphesiz bakılınca görülebilir ancak bu kez tıpkı Dolto’nun söylediği gibi Alzheimer hasta yakını varlığına ayna tutan ötekinin yoksunluğuyla karşı karşıyadır. Zaman zaman özne gene ayna tutabilse de bu kez öznenin kendi anne nesnesiyle olan ilişkisi de gözetilerek aynalanabilmesi esastır.

 

Ayrıca, bebekler annelerini bir nesne, birey olarak kullanırlar. Winnicott’ın “yeterli nesne kullanımı” dediği bir tanımlama vardır. Winnicott’a (1998) göre; önce bebeğin annesiyle yani bir ötekiyle ilişkisinin olması gerekir. Bu bebek için dünyanın başlangıcındaki ilk nesne ilişkisidir. Bebek bu nesne ile olan ilişkilerinde kendi hissettiklerini, yaşadıklarını yansıtır. Örn: Bazen canı acır ama “sen canımı acıttın” der. Nesne kullanımı için bebeğin bu yansıtmaların da bir adım ötesine geçmesi gerekir yani bebek için anne yansıtmalar yaptığı nesneden öte gerçek bir nesne olarak algılanmalıdır. Bebek (özne) nesneyi (anneyi) tüm güçlü denetim alanının dışına çıkarabilmeli ve varlığını ayrı bir birey olarak kabullenebildiği konumda nesne kullanımı kavramı devreye girer. Daha önceki durumda ancak nesne ilişkisinden söz etmek mümkündür. İlişki kurmadan nesneyi kullanmaya geçiş için nesnenin yok edilmiş olması gerekir. Bebek anneye saldırır (sözle ya da fiziki olarak). Bunun karşısında anne yok olmaz ve ayakta kalır ve bebeğin bu ihtiyaçlarını karşılayabilirse bebek anneye döner ve “seni yok ettim ama hayatta kaldığın için benim için değerlisin. Seni Seviyorum” der. Böylelikle bebek artık bu nesneyi(anneyi) kullanabilir duruma gelir ve zamanla ondan öğrendiklerini içselleştirir.

 

Alzheimer hastalarının da hasta yakınlarını birer nesne olarak kullanacakları düşünüldüğünde, nesne kullanımı kavramı bir kez daha önem kazanmış olur. Alzheimer hastaları da hasta yakınlarına saldırırlar böylelikle de kendi kimliklerinin henüz var olduğunun teyidini alırlar.Bu hasta yakını açısından bakıldığında, hasta yakınının kendi nesnesi olan Alzheimer hastası artık onu aynalayamadığı gibi varlığını sürdürebilmek için agresif tavırlar da sergilemektedir. Hasta yakını açısından bu noktada nesne hem kayıptır hem de hasta yakınının kendi kimliği ve varlığı daima sorgulanma durumundadır.

 

Anne nesneleri derken annelerin ayna işlevleri ile nesne kullanımı özelliklerinden bahsedildi. Tabii ki bir de baba nesneler var. Birçok görüşe göre anneler, baba nesnelerini çocuklara tanıştıran kişiler olarak yer almakta. Luigi Zoja (2001) “baba” isimli kitabında; insanlığın varoluşundan bahsederken, “kadın kocasına bakar, kadın çocuğuna baktığı gibi babaya da bakar. Anne olmadan çocuk olamaz ve böylelikle de baba olamaz. Baba, anne tarafından ortaya konuluyor denebilir mi? Anne çocuğun kendisine yöneltilen bakışlarında babaya olan bakışa da yer verir” şeklinde tanımlama yapar.

 

Benzer bir şekilde Lacan’a (2000) göre de babayı adlandıran annedir. Baba, annenin arzuladığı erkektir ve anne çocuğa babayı işaret eder. Hatta hayatta olmayan bir babayı bile annenin “baban olsa seninle gurur duyardı” şeklinde tanımlaması babanın çocuğun gözündeki yerini belirler. Lacan’a göre; babalık fonksiyonu ile sembolik fonksiyon da devreye girer. Bu annenin çocuğa olan sözlerinde ifade bulur. Örn:”Baban eve geldiğinde bu yaptığına çok kızacak” gibi baba adına annenin söylemlerinde bile babalık fonksiyonu kendini gösterir.

 

Lacan’a (2000) göre babayı tanımladığımızda; baba çocuğu anneden belli bir mesafe uzaklıkta tutar. Çocuğun hamilelik ve doğumla içine doğduğu ikiliden, üçlü bir ilişkiye geçmesine olanak sağlar. Burada baba bir ayırıcı görevi görür ve çocuğun annenin uzantısı olmasını engeller. Çocuk anneden vazgeçebildiğinde, dünyayı görebilir ve baba da dünyada var olabilme becerilerini çocuğuna sağlar. Dil de bu konuda aracılık eder. Baba anneyle yakınlaşma yasağını koyar ve yasak da anneyle çocuğun daha fazla bir araya gelme arzusunu yaratır. Ancak bu baba tarafından kabul görmeyince “ilk bastırma” ortaya çıkar ve kız ya da erkek çocuk anneye yönelik olan arzularını bastırır.

 

Kural koyucu olan baba nesnelerinin Alzheimer hastası olma durumunda, hasta yakınının 3. bir kişiyi temsil eden ve simbiyotik ilişkilerden ayrışmasına olanak sağlayan durumu da kaybetmesi anlamını çıkartmak mümkündür. Ayrıca anne ve baba nesneleri ile anlatılmak istenen reel anlamıyla anne-babalar olabileceği gibi, hasta yakınları için anne nesnelerini de temsil eden anaç babalar ya da baba nesnelerini temsil eden eril anneler veya hem anaç hem eril olan ebeveynler olabilir.

 

KENDİLİK-NESNESİ

 

Kohut’taki kendilik-nesnesi kavramı, Winnicott, Lacan ve Dolto’nun nesne kavramlarından farklıdır. Dr.Allen Siegel(1995) Kohut’un kendilik-nesnesi kavramını “ne tamamen kendilik, ne tamamen nesne olarak tanımlar. Kendilik-nesnesi ikisinin dışında üçüncü bir alandır”. Burada belki “kendilik” kavramını da sorgulamak gerekir. Zira “kendilik”de ego, id ve süper-ego üçlüsünden ayrı, psişik aygıt içinde ayrı bir yapıdadır. Kendilik-nesnesi , biraz ben, biraz öteki demektir. Gözlük ya da palet takmak gibi bir şeydir. O kadar bana yakın ama biraz öteki olandır. Kendilik-nesnesinde bebeğin aynalanması, annenin ve/veya babanın sözü ve gözüdür ve kendilik psikolojisine göre; bir öteki olmadan yaşam söz konusu olamaz yani ötekinin işlevleri, kendilik-nesnemiz bizim için yaşam kaynağıdır. Bu da kişiyle öteki arasında araöznel alana ve ilişki şekline işaret eder. Nitekim Dr. Yöney, Dr.Dokur ve Klinik Psikolog Erten (1995) yaptıkları bir araştırmada hasta-hekim ilişkisini farklı boyutlarda incelemişler ve hasta ile hekim arasında aktarım (hastanın hekime yansıttığı duygu ve düşünceleri), karşıaktarım (hekimin hastaya yansıttığı duygu ve düşünceler), kendilik-nesnesi kavramlarını sorgulamışlardır. Sonuç olarak, hasta-hekim arasında ilişki kipinden ayrı tutulup, yalıtılan ve sadece semptomlara dayalı bir yaklaşımın zorluk yaşayacağı görüşünde birleşmişler hatta bazı hastaların tedavi teknikleri kadar kendilik-nesnesi gereksinmelerinin karşılanmalarından çok fayda gördüklerini belirtmişlerdir.

 

Alzheimer hasta ve hasta yakını arasında da aktarım, karşı aktarım ve kendilik-nesnesine dayanan bir ilişki kipi vardır. Bu ilişki kipindeki değişiklikler ve gel-gitler, hasta yakını için öteki olan hastanın aynalama görevini de değiştirecektir. Hasta yakını kendilik-nesnesi işlevleri karşılanmadığı gibi kendisi belki Alzheimer hastasının artık farklı aktarımlarda bulunduğu bir kendilik-nesnesi haline dönüşmeye zorunlu kalacaktır.

 

ALZHEIMER HASTA YAKINININ NESNE KAYBI İLE YAŞANAN

 

ENDİŞE VE YAS

 

Alzheimer hasta yakını ister Kohut bakışıyla kendilik-nesnesi, ister Winnicott, Lacan ve Dolto’nun belirttiği gibi nesne kaybına maruz kalmış olsun, bu kayıpla birlikte kendisi de belli bir süreçten geçecektir. Bu süreci etkileyen en önemli unsurlardan biri de hasta yakınının kendi bağ kurma şeklinin bebekliğinde nasıl oluştuğuyla ilgilidir. John Bowlby (1982) bağlanma, ayrılık ve kayıp üzerine yazdığı üç ciltlik kitapların ilki olan bağlanmada; anne-bebek arasındaki bağlanma şekillerini tanımlar. Bowlby, anneyle endişeli ve kaçınmacı bağ kuran bebekler, güvenli bağ kuran bebekler ile anneyle endişeli bağ kurup, dirençli olan bebeklerden bahseder. Anneyle endişeli ve kaçınmacı bağ kuran bebekler, anne bebeğin görüş alanından çıkıp, bir süre olmayıp, geri geldikten sonra anneyi görmezden gelen ve yabancılara daha çok ilgi gösteren bebeklerdir. Anneleriyle güvenli bağ kuran bebekler ise; anneleri yokken de oyunlarını oynayabilen, sıkıntılı anlarında annelerini arayan ve anneleri döndüğünde de anneleri tarafından biraz rahatlatıldıktan sonra oyunlarına dönebilen bebeklerdir. Anneleriyle endişeli bağ kuran ve dirençli olan bebekler de hem anneleriyle bir araya gelmek isterler, hem de bir araya gelmekte tereddüt ederler. Hatta bu son kategorideki bebeklerin bazılarının çok sinirli, bazılarının ise pasif olduğu gözlemlenmiştir.

 

Nesne kaybı yaşayan Alzheimer hasta yakınının bebekliğindeki bağlanma biçimi de hiç şüphesiz Alzheimer hastasıyla olan ilişki kipindeki değişiklik karşısındaki tepkisini belirtme şeklinde etkili olabilir.

 

Kaygılı ve kaçınmacı bağ kurmuş olan hasta yakınları gitgide farklılaşan bu kayıp nesne (Alzheimer hastası) karşısında ne yapacağını bilemeyen ve görmezden gelen kişiler de olabilirler. Güvenli bağ kurmuş olan hasta yakınları ise kaçınmak yerine endişe ve yas durumunu yaşayan ve kayıp nesneleri karşısında üzülen kişiler olabilirler. Anneleriyle geçmişte endişeli bağ kurup, dirençli olmuş olan hasta yakınları da hastalarıyla bu çatışmayı yeniden tekrarlayabilirler yani hem bir arada olmadan yapamayabilir hem de bir arada duramayabilirler.

 

Bowlby’nin bağ kurma kavramından sonra Freud’un (1991) endişe üzerine söylediklerine bakmakta ve “endişe” kavramı ile Alzheimer hasta yakınının nesne kaybı arasında bağlantı kurmakta yarar var.

 

Freud, “endişe” kavramını temelde doğum sırasındaki ölüm kalım savaşında bebeğin yaşadıkları ile bebeğin anneden ayrılma anına dayandırır. Yine Freud “gerçekçi endişe”yi dışarıdan gelecek tehlikeleri

 

algılama durumundaki tepki verme hali olarak tanımlar. Örn: bir yaralanma durumunun öngörüldüğü durumlardır. Öte yandan Freud “endişe”yi üç ayrı şekilde tanımlar. “Beklenen endişe” durumu her an kötü bir şey olacağını bekleme durumudur ki bu kişiler daha çok kötümser olarak tanınırlar. İkinci bir tip endişe durumu belli nesne ve durumlara bağlı olan ilginç fobilerdir. Freud bunları da karanlık, açık hava, yalnızlık, uçak yolculuğu, kediler vb. şeklinde örneklendirir. Üçüncü bir endişe durumu tanımında da büyük bir yetişkinin caddeyi geçememe durumu ya da eteklerine kedi değdi diye kaygılanması gibi fobilerin yer aldığını Freud belirtir. Bu üçüncü durumda yetişkin adeta çocuk gibi davranmaktadır. Fobilerde bazen çocuğun anneden ayrılma durumunun yarattığı özlem yalnızlığa ve karanlık korkusuna dönüşebilmektedir ayni kişi o anda olmayan aşk nesnesinin yerine bir durum ya da nesneyi koyarak, endişesini o durum ya da nesneye yöneltmektedir. Öte yandan Freud’a göre; “gerçekçi endişe” durumu egonun kendini koruyucu içgüdülerinin sergilenme durumudur.

 

Bu bilgiler ışığında; Alzheimer hasta yakını da Freud’un tanımladığı “endişe” kavramlarından hem “gerçekçi endişe”yi yaşayabileceği gibi hem de aşk nesnesinin kaybı durumunda bu nesne yerine endişesini belli durum ve nesnelere yönelteceği fobileri oluşturma ihtimalini taşır.

 

Alzheimer hastasının giderek kötüleşeceği ve öleceği “gerçekçi endişe”nin bir parçası olabileceği gibi hasta yakınının Alzheimer hastasıyla geçmişten bu yana gelen nesne ilişkisinin ve o nesneye olan bağlanma şeklinin de hasta yakınının sergileyeceği endişe şeklinde rol oynayacağı öngörülebilir.

 

İster hasta yakınının bağlanma şekli ister endişesi olsun en sonunda hiç şüphesiz ki nesne kaybı ile yaşanan mutlak bir yas süreci vardır. Freud (1991) bu yas sürecini sevilen bir kişinin kaybı ya da bir ülke, ideal veya özgürlük gibi kayıp kişinin yerine geçen soyut kayıplarla yaşandığından söz eder. Freud’a göre; bu yas süreci acıtan bir süreçtir ve sevilen nesnenin var olmadığının gerçeklik sınaması kişinin bu nesneye olan yatırımını yavaş yavaş çekmesi anlamına gelir. Ego bağımsız ve engellenmemiş hale geldiğinde bu süreç tamamlanmış demektir. Her defasında libidonun sevilen nesneye olan bağlılığını gösteren anılar ve beklentiler nesnenin var olmadığını hatırlatarak, egonun yaşantısına devam edebilmesi için bu yatırımı yavaş ve kademeli olarak çekerek, farklı nesnelere yatırmasını gerektirir. Ancak bu süreç oldukça acılı bir süreç olduğu gibi kızgınlık duyguları, isyan, inkar gibi farklı duygu ve düşüncelerin gelgitleriyle yaşanır. Sağlıklı olan bu yas sürecinden geçmektir. Bazıları bu yas sürecinin getirdiği acıdan geçmek yerine kayıp nesneyle melankolik bir süreç yaşarlar ki bu araştırmanın konusu dışında farklı bir süreçtir. Genel olarak ifade etmek gerekirse; yas sürecinde Freud (1991)un belirttiği gibi içinde yaşadığımız dünya boş ve anlamsız hale gelir, oysa melankolide kişinin kendi egosu, kendine olan öz saygısı azalarak boş ve anlamsız hale gelir.

 

Alzheimer hasta yakını da kaybettiği Alzheimer hastası karşısında bu yas süreciyle baş başa kalacaktır. Hastanın bellek ve beceri kaybı, hasta yakınının hastayla hatırladığı her anının kaybı karşısında, hasta yakınına bu hastalığı ve hastalığın yarattığı kayıp gerçeğini yaşatacak, hasta yakını da yavaş yavaş bu yas sürecinin içinde kendini bulabilecektir. Ancak hastayı tamamen kaybetmeden adım adım yaşanacak bu kayıplarla birlikte uzun ve acılı bir yas sürecinden bahsetmek de olasıdır.

 

VAKA ÖRNEĞİ

 

Alzheimer hasta yakını olarak iki kız çocuk ve bir eş başvurusu 2000 yılında yapılmıştır. Alzheimer hastası erkek olup, 77 yaşındadır. Hasta yakınları ile yapılan danışmanlık seansları belli aralıklarla olup, hastanın 84 yaşındaki ölümüne denk sürmüştür. Hasta, tüm aile üyeleri tarafından kendilik-nesnesi işlevi gören, üst düzey görev yapmış ve işi dolayısıyla her zaman hayati tehdit altında olmuş biridir. Kızları Bayan B (40’li yaslar) ve Bayan M(30’lu yaslar) açısından ideal, her zaman yanlarında buldukları anaç bir baba figürü, eş (Bayan F) açısından da

 

güçlü, statü sahibi, güvenebileceği bir eş ve adeta bir baba figürüdür. Ancak eş ile geçmişte yaşanan kızgınlıklar, baskılardan kaynaklanan olumsuz bir ilişki kipi de mevcuttur. Anaç bir nesne olarak tanımladığım hasta hem aynalama ve kapsama özelliklerine sahip, hem de baba nesnede belirtildiği gibi kural koyucu niteliklerine sahiptir. Bu denli güçlü anne ve baba nesneleri ile kendilik-nesnesi özelliklerine sahip olan bir nesnenin hastalıkla gelen kaybın hasta yakınları üzerindeki yıkıcı etkisi kaçınılmaz şekilde kendini göstermiştir. Üstelik hayat boyu hayati tehdit altında oluşu ve bunun hasta yakınları üzerindeki endişe durumu da bu şekilde somut olarak tekrarlanmıştır. Ancak bu noktada her hasta yakınının kendi bağlanma şekilleri, nesneyle olan ilişki kipleri ve yas süreçleri farklılık göstermiştir.

 

Hastanın hastalık teşhisi sonrasında uzun bir süre eşi ile hastanın büyük kızında (bayan B) inkar (bu hasta olamaz, zaten hatırlıyor ya da mahsus yapıyor ve hastalıkla ilgili süreçleri öğrenmeye karşı gösterilen direnç) ve isyan (nereden başımıza geldi bu, hastanın davranışlarından dolayı utanma vb.) göze çarparken hastanın daha fazla yakınlık kurduğu diğer kızında (bayan M) da kısa süreli inkar sürecini takiben nesneyi kaybetmenin getirdiği gerçeklik karşısında yaşanan çaresizlik ve üzüntü duyguları baş göstermiştir. Bayan M’nin psikoterapiye başvuran kişi olmasının da bunda hiç şüphesiz etkisi vardır. Hastayla birlikte her iki kız ve hastanın eşinde de endişe duyguları da görülmüştür. Üzüntü yaşayan Bayan M. için bu gerçekçi- ölüme giden hastalığın endişesi iken, diğer kız çocukla hastanın eşinin davranışlarında değişiklikler görülmüştür. Eşin yalnız başına dışarıya gitmemeyi seçmesi, kızının ise kendisinde unutkanlık emareleri bulması ve eşle büyük kızın sıklıkla kendi fiziksel rahatsızlıkları dolayısıyla doktora gitmeleri gözlenen bir davranış biçimidir. Bu davranış kalıbının geçmişte hastanın hayati tehdit altında olduğu ve bir dönem aileyi kayıpla karşı karşıya bıraktığı dönemlerdeki davranış biçimlerinin tekrarı olduğu gözlenmektedir. Büyük kız babasının uğradığı bu değişimi uzun süre görmezden gelmiş ve konuyla ilgili yardım, açıklamaları duymamıştır. Hastanın eşi yardım ve açıklamalara açık görünmekle birlikte, bu değişim karşısında öfkelenip, kendilik-nesnesini eski duruma getirme arzusunu bir dönem sürdürmüş, sonrasında da depresyonla ve obsesif-kompulsif kişilik örgütlenmesiyle bu süreci taşıyamaz hale gelmiştir. Hastanın eşine göre artık bu hasta kötü nesnedir ve ona zarar vermektedir ve bakımını sürdürmekte zorlanmakta, kızlarından eşinin sürdürmüş olduğu kendilik-nesnesi ve anne-baba nesnelerini görmeyi beklemektedir. Küçük kız da kendilik-nesnesinin geri gelmeyeceğini kabul etmekle birlikte olabildiğince aynı noktada koruyabilmek için gerekli bilgileri edinmiş ancak artık kendisinin hastanın kendilik-nesnesi olma zamanı geldiğini üzüntü ve çaresizlik içinde kavramıştır. Tüm hasta yakınları için kayıp tehdidinin sürekli tekrarlanıyor oluşu endişelerini yatıştırmada ve bu hastalığın getirdiği somut kaybı kabulde de daha fazla zorluk yaratmış olma olasılığına sahiptir.

 

Hasta yakınlarının her birinin geçmişteki bağlanma süreçleri incelendiğinde, eşin anneyle oldukça dirençli ve endişeli bağ kurmuş bir yapısı olduğu gözlemlenmiştir. Bu noktada hastanın hastalık öncesinde eşindeki endişeyi dengede tutan kişi olma özelliği gidince, eşinin de hastayla tıpkı annesiyle olduğu gibi endişeli ve dirençli bir bağ kurması, ne birlikte, ne de onsuz olabilen bağımlı bir ilişki yapısının olması beklenendi ki böyle gerçekleşti. Böylelikle eş ne hastanın uzun süre bağımsız kalmasını sağlayacak becerileri kendi başına sürdürmesine olanak sağlayabiliyor ne de hastanın bağımlı yapısına tahammül edebiliyordu. Eşin annesiyle olan çelişkili ilişkisi gibi, büyük kızı da büyüten ağırlıklı olarak anneanne yani aynı ebeveyn olduğundan ve büyük kızı geçmişinde hala, anne, baba gibi hep farklı nesnelerin bakım vermesi nedeniyle büyük kızda da kaçınmacı bir bağ gözlemlenmiştir. Bu da büyük kızın yaşanan hastalığı ve bağlı olduğu nesneyi uzun bir süre görmezden gelmesini açıklayabilir. Küçük kızı büyüten anne ve baba olup, onda da zaman zaman endişeli, zaman zaman güvenli bağ kurma özellikleri dikkati çekmiştir. Güvenli bağ kurmayı anaç baba figüründen aldığı varsayılan küçük kız, annesinden de bu endişeli bağı almıştır. Hepsindeki ortak nokta bu nesne kaybında yaşadıkları yoğun acıdır. Bu hasta yakını çalışmasında zamanla küçük kız hastanın kendilik-nesnesi haline gelmiş ve hastayla son ana dek bağlantıyı temin edebilmiştir.

 

Hastalıkla birlikte hasta yakınlarının her birinde yas süreci başlamış ancak nesnenin tamamen kaybıyla (ölümüyle) birlikte bu yas süreci iyice şiddetlenmiştir. Alzheimer hastalığıyla birlikte devreye giren ilk yas süreci hastanın zihinsel ve fiziksel işlevlerini kaybetmesinin yarattığı yas sürecidir. İkinci yas süreci de hastanın ölümüyle birlikte hastanın zihinsel, fiziksel işlev kayıpları kadar, bedensel ve son ana dek hastayla iletişim kurmayı sağlayan ruhsal kaybın yarattığı yas sürecidir. Eş ve küçük kız da bu yas süreci yaşantısı hastalıkla birlikte gözlemlenirken, büyük kız da bu melankolik bir süreç olarak yerini aldığı gözlemlenmiştir. Bu yas sürecinde eşin hastaya benzer semptomlar gösterdiği, hastanın yokluğunda hastanın hastalığıyla özdeşleşerek baş etmeye çalıştığı söylenebilir. Küçük kızın da hastanın vefatı ile birlikte tamamen kaybettiği kendilik-nesnesi işlevlerini hastada var olmuş olan farklı hastalıklarla somatize etme yoluna gidişi görülmüştür. Ancak bu süreç konuşulabildikçe hasta yakınları bu nesnenin kaybının yasını tutabilmektedirler.

 

NOT: Bu makale ile ilgili görüşlerinizi Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. e-mail adresine iletebilirsiniz.

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Abrevaya, Elda (2000). Aynadan Ötekine. İstanbul: Bağlam Yayınları.

 

Bowlby, John (1982). Attachment. Tavistock Institute of Human Relations.

 

Emre, Murat (2006). 99 sayfada Alzheimer, Parkinson. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür yayınları.

 

Ferro, Antonino (1999). The Bi-Personal Field. New York & Canada: Routledge.

 

Fink, Bruce (2000). A Clinical Introduction to Lacanian Psychoanalysis Theory and Technique. USA: Harvard University Press.

 

Freud, Sigmund. İngilizceye çeviren James Strachey (1991). Introductory Lectures on Pychoanalysis. V(1) 440-461.

 

Freud, Sigmund. İngilizceye çeviren James Strachey (1991). Introductory Lectures on Pychoanalysis. V(11) 245-269.

 

Gruetzner, Howard (2001). Alzheimer’s A Caregiver’s Guide and Sourcebook. John Wiley & Sons Inc.

 

Mace Nancy L. Ve Rabins Peter V. Türkçeye çeviren: Nesteren Önür (1999). 36 Saatlik Gün. Baltimore, Maryland: John Hopkins University Press, Yüce Yayımları A.Ş.

 

Siegel, Allen (1995). APPG Kendilik Psikolojisi Ders Notları. İstanbul.

 

Winnicott, D.W. Türkçeye çeviren Tuncay Birkan (1998). Oyun ve Gerçeklik. İstanbul: Metis Yayınları.

 

Yöney Hakan, Dokur Murat ve Erten Yavuz (1995). Aktarım, karşıaktarım, ara öznellik, kendilik nesnesi işlevleri; Hasta-Hekim İlişkisi. İstanbul: Sendrom Aralık, 56-60.

 

Zoja, Luigi (2001). The Father. USA & Canada: Taylor & Francis Inc.