Psikanalizin Aktarımı ve Türkiye'de Psikanaliz

Bella Habip

 

Neden Psikanaliz pratiği Türkiyeye geç geldi? 

Söze başlamadan önce Gökçe Cansever'in anısına düzenlenmiş bu sempozyuma psikanaliz pratiğini temsil etmek üzere beni davet edenlere teşekkürlerimi iletirim. Türkiye'de klinik psikolojinin başat temsilcilerinden olan Merhum G. Cansever'i şahsen hiç tanımadım. Fakat eğittiği ve bizzat klinik deneyimini paylaştığı öğrencilerinin kimileriyle tanışma ve konuşma fırsatım oldu. Bu kişilerin psikanalize ve genelde psikanalitik psikoterapiye karşı olan ilgi ve meraklarında hep bu ilk başlatıcının izini sezdim.

İz bırakmak, biz ölümlülerin belki temeldeki en hakiki arzusu. Bu kimimizde soyunu devam ettirme arzusuyla belirgindir, kimimizde de daha sonraki nesilleri de ilgilendirecek, geçen zamana ve unutmaya karşı direnecek bir yapıt ortaya koymak arzusuyla ortaya çıkar. Şu veya bu şekilde her insanoğlu, kadın veya erkek, bıraktığı, bırakacağı izlerin sorumluluğunu çok erken yaşlardan itibaren hissetmeye başlar. Bir başka deyişle yaşamın içinde çok erkenden ölümümüzü hazırlarız.

Ben burada psikanaliz kuramı ve tedavisinin 108 yıllık tarihi boyunca Türkiye'deki izinden söz etmeye çalışacağım. Amacım bu tarihi bir takım isimlerin, ya da kurulan bir takım çalışma gruplarının üzerinde durarak dışarıdan bir gözle ele almak değildir. Zira bu tarihin bir parçasıyım, bizzat içindeyim. Konuşmamın sonunda, sorularınız doğrultusunda, bu tarihin bir parçası olan ve kurucularından olduğum Psikanaliz ve Psikanalitik Psikoterapiler Derneği'nin hedeflerini, ve Türkiye'de nasıl psikanalist olunur türünden bilgileri size iletmeye çalışacağım.

Şimdi amacım psikanalizin Türkiye'ye nasıl olup da bu kadar geç geldiği üzerine düşünmek ve bazı varsayımlarda bulunmak. Bu varsayımlarımı psikanalizin kavramlarını kullanarak geliştirmeyi hedefledim. Öncelikle geç kalma konusunda şunları söyleyebilirim. Avrupa'da başta Viyana olmak üzere, Berlin,Zürich gibi kentlerde 1900 yılından itibaren, psikanaliz pratiği hızla yaygınlaşıp, 1910 yılında ilk Uluslararası Psikanaliz birliği kurulup, psikanalistler hızla mesleki pratiklerini "rasyonel" bir çerçeveye oturturken ve kuramsal girişimlerini ateşlice savunurken, Türkiye'de psikanaliz üzerine metinlerin, ya da psikanaliz metinlerinin ilk çevirilerinin ancak 1930larda başladığını görüyoruz. Ve kabaca ancak da 80li yılların sonlarına doğru yurtdışından Türkiye'ye dönen psikanalizin uluslararası camiasına mensup ya da bu camianın dışından kimi sağaltıcı ya da psikanalistlerin işe koyulduğunu görüyoruz. Bu kadar gecikmenin ardındaki etmenler neler olabilir? Tabii uluslararası camia derken, kurucusunun Sigmund Freud olduğu Uluslararası Psikanaliz Birliğinden söz ediyorum.

Bundan 10 sene kadar önce bu meseleyi çok rasyonel nedenlere bağlayabilirdim, size diyebilirdim ki, kabaca, "psikanalizin türkiye'ye gelmesi için öncelikle bir psikanalistin, özellikle Türkçeye vakıf, yani ana dilinde analiz yapabilen bir kişinin buralara ayak basması gerekirdi, bu nedenle psikanaliz kendine bir alan açamadı ya da açmadı" . Ama mesele bu kadar basit değil. Mesele, nasıl oldu da böyle biri ya da birileri daha erken bir tarihte ortaya çıkamadı? Bu rasyonel nedenin altında yatan faktörler neler olabilir? Bu faktörleri hangi başlık ya da başlıklar altında toplayabiliriz? Toplumsal, psikolojik, politik faktörlerden söz edilebilir mi?

Bu denli çeşitli faktörlerden söz etmek ancak bu konuşmanın sonunda ortaya çıkacak bazı verilerle olanaklı olabileceğinden, ve kapsamlı bir çalışmayı, özellikle, psikanalistlerle birlikte, tarihçileri, sosyologları ve politologları da içerebileceğinden, çok disiplinli bir çalışmayı gerektirdiği kanısındayım. Böyle kapsamlı bir girişim yerine, belki de böyle bir girişime önayak olabilecek basit bir giriş yapmak istiyorum. Bunun için öncelikle sizlere psikanaliz pratiğinin bir nesilden bir diğer nesile aktarılmasında söz konusu olan iki önemli olgudan söz etmek istiyorum, ki bu iki olgu aynı zamanda psikanaliz pratiğinin bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya aktarılmasında da aynı derecede önem taşımaktadır. Bu iki olgu eğer bir psikanaliz deneyiminde gerçekleşmezse psikanalizin bilgisi bir kişiden diğer kişiye aktarılamaz. Aynı şekilde bu iki olgunun psikanaliz pratiğinin bir kültüre ve bir dilin içine yerleşmesinde de önemli olduğunu düşünüyorum, ki bunu daha ilerideki satırlarda biraz daha açmaya çalışacağım.

Şimdi bu olgulardan söz etmek istiyorum. Bunlardan birincisi aktarım, ikincisi de özdeşleşmedir. Bu kavramlar psikanalizin bir nesilden bir diğer nesile aktarılmasını mümkün kılan şeyi anlatırlar. Bu olguları acaba aynı şekilde psikanaliz metinleri ve bir tür psikanaliz kültürü için de düşünmemiz olanaklı mıdır? Bir başka deyişle, psikanalizin belirli bir coğrafya içinde kabul görmesi ve meyve vermesi acaba bu kavramlar aracılığıyla açıklanabilir mi? Örneğin, eğer psikanalizin Türkiye'ye gelişinde bir gecikmeden söz ediyorsak, psikanaliz metinlerinde özdeşleşemediğimiz nedir? Ya da nasıl oldu da psikanalizin metinlerine, söylemine ve dolayısıyla pratiğine bir tür olumlu aktarım geliştirilemedi?

Öncelikle aktarım olgusunu ele almak istiyorum. Bu olgu için, analizan ile analist arasında kurulan ilişkinin omurgasıdır denilebilir. Yaygınlaşmış, vulgarize psikanaliz metinlerinde hastanın ya da analizanın psikanalistine duyduğu aşk ve nefret duygularından söz edilir. Bu basit tanımlamayı biraz daha derinleştirelim. Bu duygular, analizanın kendi Tarihinde önemli rol oynamış ebeveyn, eğitmen, ya da kardeşlere karşı bir zamanlar duyulmuş, yaşanmış ama önemli ölçüde unutulmuş olan duygulardır. Aktarım dediğimiz şey, bu duyguların analiste karşı yönelmesi ve analisti bu kişisel tarihe dahil etme girişimidir aslında. Aktarım olgusu salt psikanaliz deneyiminde ortaya çıkan bir olgu da değildir. Yaşamımızın her alanında, özel alanda olsun kamusal alanda olsun sürekli canlıdır. Özellikle sosyal alanda konumları itibariyle önemli mevkilerde olan kişiler bu aktarımın kolayca hedefi olurlar. Bir eğitimci bir ebeveynmişçesine algılanabilir: örneğin koruyucu, kollayıcı olabilir ya da tam tersine yasaklayıcı ve iğdiş edici olabilir ve zalim bir baba aktarımını üzerine çekebilir; ya da bir politikacı bolluk ve refah söylemleriyle ideal ve cömert bir anne aktarımını kendinde toplayabilir. Bir anlamda eski ve özellikle çocukluğa has arkaik duygu ve duygulanımların yeniden canlanması ve büyük ölçüde yanılsama temelinde işlerliğini korumaları söz konusudur. Yanılsama diyorum zira, anakronik bir biçimde yeni bir vücut bulan bu duyguların kaynağı, yani bir zamanlar hedef oldukları kişi ya da kişilerle olan ilgileri önemli ölçüde bilinçdışıdır. Sadece yaşanılan duyguların niteliği kişiye tanıdık gelmektedir.

Üzerinde konuşmakta olduğumuz bu aktarım olgusuna ilişkin şimdi bir örnek vereyim. Size bir genç kızdan söz etmek istiyorum. Bu genç kız çok kaygılıydı ve gelecekle ilgili herhangi bir proje ürettiği an, düşüncesinde bile kaygılanmaya başlardı. Bu yoğun kaygısı yüzünden düşüncelerini toparlayamaz, hızlı hızlı düşünüp konuşurdu. Tabii bir psikoterapi süreci onun için son derece kaygı doğurucuydu, zira kafasının içindeki tüm muhteviyatı sanki bir anda boşaltmak ister gibiydi. Kafasının içindekileri anlamaktan çok onlardan kurtulmaya yönelik bir tutumu vardı; tabii bu durum terapötik bir ilişkinin kurulmasını bir biçimde engelliyordu. Bir gün bu genç kız rüyasında 11 yaşında kaybettiği babasını gördü ama önemsiz bir şeymiş gibi başka bir konuya atladı. Ben kendisine bu konuda ne düşündüğünü sorduğum zaman hızla ve aceleyle yine güncel bir konuya döndü. Bu rüyadan 1 sene sonra bu genç kız birkaç kere annesinin aceleci ve özensiz yönünden, küçükken onu nasıl hızla besleyip giydirdiğinden söz etmeye başladı. Artık bu hızın ve acelenin kaynağını bulmuştum. Bu genç kızın gözünde aceleci olan bendim o değil. Aceleci ve sabırsız bir anne aktarımıyla 2 yıldır bana hızla bir şeyler anlatıp gidiyordu. Ve sonunda bir gün bir mucize gerçekleşti ve bu genç kız yeniden babasını çağrıştıran bir ikinci rüya gördü. Ve babasını gördüğü ilk rüyasına gönderme yaparak şöyle bir şey dedi: "geçen sefer o rüyayı gördüğümde, üstünde fazla durmak istemedim, zira o zaman anlatacak bir sürü şey çıkıyordu". Ben de "sizi beklemeyeceğimi sabırsız davranacağımı düşündünüz" deyince, ilk defa olarak yüzünün aydınlandığını gördüm ve tabii konu aceleci annesine geldi. Artık aceleci bir anne olarak karşısında ondan bir şeyler talep eden kişi değildim ve benimle olan çalışmasına kaygılanmadan devam edebilirdi.

İşte bu örnekten de görülebileceği gibi kişisel tarih ancak bir aktarım ilişkisinde yeniden canlanır, ve bu tarihin bilgisi psikanalizin bilgisi olarak bir kişiden bir diğer kişiye aktarılır. Psikanalist aktarımın içinden hareket ettiği zaman, yani analizanın ona aktardıklarını birer biyografik öykü olarak değil kendisiyle yaşanan yeni bir tarih olarak ele aldığı zaman psikanaliz deneyimi hedefine ulaşmış olur. Salt bir biyografik öykü dinleme olsaydı o zaman bir anamnez almış olurdu analist.

Psikanalizin bilgisinin bir nesilden diğer nesile aktarılmasındaki bu güçlü aktarım ilişkisinden başka bir diğer önemli etmeni de özdeşleşme kavramıyla açıklamaya çalışacağım. Aktarım ilişkisinin çözümlenmesinin akabinde analizanda önemli değişiklikler kaydedilir ve analizan analistiyle aktarım öğelerinden daha arınmış daha gerçekçi bir biçimde ilişki kurar ve analistin analiz etme işleviyle, onun bilimsel merakıyla özdeşleşmeye başlar. Merak etmenin temelinde olan epistemofilik dürtü, öğrenme ve bilme dürtüsü analizanın analistin nesnelerine özdeşleşmesi ile belirginleşir. Analizanda analistin kapsama ve kollama yetilerine sahip olma arzusu belirir. Çocuğun annesinin eşine ya da onun yerini tutan kişiye karşı olan cinsel arzusuna özdeşleşmesi gibi, analizan da analistin arzularına özdeşleşir. Özdeşleşme mekanizması gerçekleştikten sonra, artık, kişinin, özdeşleştiği kişiyi terk edebileceğini müjdeler. Analistin bir ya da birkaç özelliğine sahip olma arzusu ve bu niteliklere sahip olabileceği umudu analizanın analistine veda etmesini sağlar.

Şimdi bu iki kavramın etrafında aktarım ve özdeşleşmenin etrafında, Türkiye'ye psikanalizin neden bu kadar geç geldiği konusu üzerinde bazı tespitlerde bulunmaya çalışacağım. Neden bu meseleyi bu kavramlar etrafında düşünmeye çalıştığım sorulacak olursa, ona da şöyle bir yanıt verebilirim. Bu iki kavram özünde bağ kurmanın nasıl bir şey olduğunu anlatan kavramlardır; insanlar bağ kuran varlıklardır ve topluluk içinde yaşarlar; topluluklar bu bağları daha da perçinleştirip bir tarih ve tarihsel bir kimlik oluştururlar. Her ne kadar bireyin işleyiş biçimi ile toplulukların işleyiş biçimleri farklı iseler de bağ kurma konusunda hem birey düzeyinde hem de toplumsal düzeyde bu iki kavram işlerliğini korur. Topluluklar da bireyler gibi tek vücut haline gelebilirler örneğin, topluluklar da bir aktarım ilişkisi kurabilirler ve özdeşleşebilirler. Kültürler-arası etkileşim buna bir örnektir. Bu tespitlerden hareketle psikanalizin bir coğrafyaya bir kültüre ve bir dile yerleşmesinde bu iki kavram bize yol gösterebilir.

Çünkü özel olarak psikanaliz konusunda değil ama genel olarak her konuda dünyada söz sahibi olmuş herhangi bir şeyin Türkiye'ye gelmesinde, kültürel köken ve toplumsal yapı olarak Türkiye'nin o şey ile bir bağ kurmasının ya da kuramamasının belirleyici olduğunu düşünüyorum.

Biraz önce psikanalizin Türkiye'ye geç gelmesinin arkasında bazı rasyonel nedenlerin olduğundan söz etmiştim. Öne sürmek istediğim ilk neden, işte böyle rasyonel bir neden: psikanalizin Türkiye'ye gelmesine yol açacak bir aktarım ilişkisi gerçekleşememiştir. Oysa biraz önce de belirttiğim gibi psikanaliz ancak bir aktarım ilişkisi içinden öğrenilebilir; bu da şu demek ki salt metinlerle, konferanslarla, vaka çalışmalarıyla psikanaliz aktarılamaz, yani bir anlamda psikanalizi ithal edemeyiz. Yurtdışından eğitimci davet ederek psikanalizin çevirisini elde edebiliriz ama çeviri psikanalizle özdeşleşemeyiz. Kişisel analizden geçmek zorunludur. Ancak kendi dilimizde, kendi kültürümüzün içinde anlayarak ve yaşayarak onu var edebiliriz ve bir nesilden diğer nesile, bir coğrafyadan diğer coğrafyaya aktarabiliriz. Sahip olunan bir şey aktarılır bir diğer nesile; birinden alıp öbürüne vermek, aracı kimliğiyle özdeşleşmektir psikanalizle değil. Düşünmek için, anlamak için, soru sorabilmek, merak edebilmek için, ve nihayet yeni meselelerle başedebilecek kuramsal girişimlerde bulunabilmek için, psikanalizin nesnelerine bir yabancının, Freud ve benzeri idealize edilmiş birtakım ustaların, yani başkalarının nesneleri gibi bakmamak, bunların bize dışarılardan gelmediğini, aslında bizim de nesnelerimiz olduklarını anlamak gerekir. Burada belki bir tespitte bulunuyorum, belki de çok öznel bir tespit ama sizlere de soruyorum, özel olarak psikanalizin Türkiye'ye geç gelişi konusunda, en genel olarak ise dışarıdan Türkiye'ye bir şeyin gelmesi konusunda, dışarıdan gelmiş bir dizi öteberiye karşı alınan psişik bir tutumdan acaba söz edilemez mi? Psikanalize karşı alınan tutum, bir anlamda yabancıyı, yani ötekini, yabancıya karşı olan, yani ötekine karşı olan psişik bir tutumu da çağrıştırabilir mi? Analist de analizanın ruhsallığına içeriden değil, yani onları bizzat kendi ruhsallığı içinde yaşayarak değil de, dışarıdan bakan, seyreden, yani analizana karşı yabancı olan bilimci bir tavırla yaklaşsaydı aktarımın canlanmasına ve çözümlenmesine ket vurmaz mıydı? Biraz önce anlattığım aktarım öyküsünde, bu öykünün bizzat faili olduğum için, analizana dışarıdan bilimci bir yabancılıkla değil, içeriden , yaşam öyküsünün tam içinden yaklaştığım için, aktarım gerçekleşti ve analizanla benim aramda bir bağ kuruldu.

Öne süreceğim ikinci neden de şu: Batı'ya ve onun bizden ileride olduğunu simgeleyen birçok girişimine karşı Türkiye'de bir dizi idealizasyon geliştirilmiştir. Bir söylemi değerli ya da değersiz bulmak ancak batılı olmasından geçmektedir. İdealizasyon mekanizması, kişinin çocukluk evresi narsisizmine ideal bir nesne denk getirmesidir. Benlik ideali ya da ben ideali, bir zamanlar küçük çocuğun narsisizminin, idealleştirdiği bir benliktir. Anne karnında ve doğum sonrası o cennetvari evrede bebek kendisini ideal nesne olarak görür. İdeal olan kendisidir. Bir ötekinin varlığını, kendi çaresizliğini ve güçsüzlüğünü henüz idrak edemeyen bebek bir sonraki aşamada, acizliğinin ayırdına varınca, bu ideal olma durumunu ebeveynlerinin, ya da kendi gelişiminde önemli rol sahiplenen kişilerin üzerine yansıtır. Tabii bu yansıtma bebeğin bu ilk narsistik denilen evreden kopmasının, yani kendi çaresizliğini, yeterince gelişmemişliğini farketmesinin akabinde oluşur. Onunla ilgilenen ona bakan kişiler en iyi, en uygun, en güzel en akıllı kişiler olur, yabancılar da en kötü ve tehlikeli kişiler olur. Yani hep "en" olurlar.

Burada altının çizilmesi gereken önemli bir nokta var. Bu ideal nesne ile kurulan ilişki bir özdeşleşme değil idealizasyondur ki bu aşık olan kişide barizdir. Aşık kişi sevgi nesnesinin özelliklerini abartır, hayal ile gerçekliği birbirine karıştırır. Hipnoz altındaki kişi de hipnotizörün komutlarını harfiyen yerine getirerek mutlak bir itaati gerçekleştirir tıpkı sevgilinin isteklerinin bir komut şeklinde algılanması gibi. Tabii tıpkı çocuğun ebeveyninin isteklerini kayıtsız şartsız bir komut olarak algılaması da aynı türden bir ilişkidir.

Aşık da, hipnoz altındaki kişi de çocuk da gerçeklik ile hayal dünyasını birbirinden ayıramazlar. Aşık için sevgili dünyada eşi benzeri olmayan tek nesnedir. Çocuk bağımlılığı ve çaresizliği yüzünden ebeveynlerini idealleştirir (tabii çocuğun belirli bir dönemini kastediyorum) hipnoz altındaki kişi de mutlak bir itaat sergiler. Bu üç kişi de gerçekliğin onlara sunduğu nitelikleri kolayca ayırdedebilecek durumda değildirler ve ideal nesneler tarafından yönetilirler. Gerçeklik ilkesi bu kişilerin, bu idealizasyon ilişkileri bittikten sonra üzerinde çalışmak zorunda kalacakları koca bir mesele olarak kalacaktır. Freud bu tahakküm nitelikli bağın adına idealizasyon adını verir ve bu mekanizmayı özdeşleşme diye adlandırdığı mekanizmadan ayırır. Özdeşleşme sevilen veya nefret edilen kişinin bir ya da birkaç özelliğine sahip çıkmaktır ki bu taklitten farklıdır. Özdeşleşen kişi özdeşleştiği nesnenin yasını tutar, yani o nesneyi, o kişiyi kaybetmeyi göze alır, hatta özdeşleşme yoluyla kendini o kişiyi terk etmeye hazırlar. İnsanlığın ilerlemesini sağlayan da budur. Küçük insan bağımsız olma yolunda karşılaştığı nesnelerle özdeşleşerek birey olur. Onlardan edindiklerini kişiliğinin bir parçası yaparak yoluna devam eder ama onları, onlarla kurduğu eski bağın niteliğini terk eder. Bu mekanizma sayesinde bilgi ve beceriler aktarılır . Oysa idealizasyonda idealize edilen nesne kişinin benlik idealine yerleşir ve orada taht kurar. Kişinin ondan kopması söz konusu değildir. Bu tür ilişki de tarikatların, dikta rejimleri liderlerinin salgıladığı ilişki türleridir ve yanılsama üzerine kuruludurlar. Şimdi, bu idealizasyon ve özdeşleşme kavramlarından yola çıkarak şöyle bir soru sorulabilir mi? Psikanaliz metinlerinde ve pratiğinde özdeşleşemediğimiz şey, ne olmuş olabilir?

Acaba Batıya ait olan ve temelde, hareket noktası, Yahudi-Hristiyan zihniyeti ve modern bir hümanizma olan bir öğreti, bir kuram ve onun pratiği batılılaşmaya çalışan bir coğrafya için bir yabancı olarak mı algılanmaktadır ve acaba bu öğretiyi kendi kültürümüze ve toplumsal yapımıza aktarmak yerine sadece kendi dilimize ve kültürümüze tercüme mi etmekteyiz? Ne demek istediğimi biraz daha açayım. Örneğin Oidipus karmaşası kavramını ele alalım. Bu kavramın içini açmak sayfaları hatta ciltleri doldurur; onun için burada sadece bir noktaya değinmek istiyorum. Oidipus miti annesiyle cinsel ilişki kurup babasını öldüren ve bunun akabinde bu yaptıklarını neredeyse görmemek için gözlerini kör eden Oidipus'un insanlık dramını anlatır. Bu dram bir anlamda insan topluluklarının ensest yasağı etrafında örgütlenmesini ve nesiller-arası devamlılıkta var olan ve kaçınılmaz olan düşmanca duyguları yansıtır. Bir genç kuşak varlığını sürdürebilmek için babasını öldürür, öldürmek zorundadır. Bu birey olmanın bir koşuludur. Ancak acaba bizde Oidipus'un öyküsü nasıl algılanmaktadır. Oidipus'un öyküsündeki babayı öldürme Oidipus karmaşasında sembolik anlamdaki bir öldürmeye dönüşür. Eskiyi tutup öldürmek, hakikaten öldürmek, silip süpürmek, yokmuş gibi yapmak değildir söz konusu olan. Bir üst kuşağı anlamak, sorgulamak, onun yerini almak, onun yerini almak arzusunun temelindeki düşmanca duyguların üstesinden gelmektir kastedilen. Ancak bizde olay böyle algılanmak yerine çocuğun, ona yaşam vermiş olmasından dolayı bir hayat borçlu olduğu babasına ihanet ederek onu katleden bir katil olması şeklinde mi algılanmaktadır? Herhalde "büyüklerimiz" i kastettiğim açıktır. Biz , hakikaten bu gerekli, oluşturucu cinayeti gerçekleştirebiliyor muyuz? Bu büyüklerimizin yasını tutabiliyor muyuz? Kurumsal ilişkilerde bir üstün astına sen dediği, astın üstüne siz dediği, hatta abi, abla bacı gibi aile ilişkilerinin hitap biçimlerine bir üslup olarak yansıdığı kamusal alan ne derece bireyselliğe izin verebilir? Unutmayalım ki psikanalizin metapsikolojisi temelde bireyin etrafında inşa edilmiştir. Her ne kadar son 20 yılın psikanalizi topluluklar üzerine de düşünmekte ise de topluluğun metapsikolojisi diye kapsamlı kuramsal bir girişim mevcut değildir.

Öne süreceğim bir üçüncü sebep de dilimizle ilgili.Psikanalizin hızla yayıldığı, cumhuriyetin kurulduğu ve hızla Osmanlının izlerini silindiği yıllarda dilimiz de önemli ölçüde bir evrime uğradı. Osmanlıca bir kenara bırakıldığı gibi, eski dilin izleriyle de kurulan bağlar inkar edildi. Kendi kendini yaratan, kendi kendini doğuran bir dil, bir kültür, nesiller ötesini düşünmenin önüne yasak koyunca, bu zihinlerimize ve zihniyetlerimize acaba nasıl yansıdı? Kişinin tarihini yeniden yazan ve hatta onu baştan kuran psikanaliz, konuşma üzerinden tedavisini gerçekleştiriyorsa ve sözle aktarılıyorsa, konuştuğumuz dilin kopmuş bağları bir mesele olarak da karşımıza çıkmaz mı? Özellikle bu bağlar, yasaklanmış sözcükler, yasaklanmış temalar olunca, konuşmaya, hatırlamaya olan psişik akımın önüne geçilmez mi? Psikanaliz tedavisi konuşmaktan hatırlamaktan, ve hatırlayarak bağ kurmaktan geçer. Ama acaba toplum olarak hatırlamayı seviyor muyuz?

Psikanalizin Türkiye'ye neden geç geldiği üzerine ileri sürdüğüm bu üç olası sebebi , toparlarsam, psikanalizi yabancı bir nesne olarak algılamak, onunla dışarıdan birşeymiş gibi bir ilişki kurmak, psikanalizin birey olmak gibi bazı temel önermelerinin toplumsal bir zihniyetle çatışabilecek olması, ve son olarak da Osmanlının izlerinin silinmesi ve kurulan cumhuriyetin otoriter yapısının ve konuşulan dilin kendi geçmişiyle bağlarının kopukluğudur. Ancak öne sürdüğüm bu sebepler kişisel tespitler olmaktan öteye gitmez ve bu konulara bilimsel yönden yaklaşmak disiplinler-arası kapsamlı bir çalışmayı gerektirir diye düşünüyorum. Psikanalizin gelecek nesillerde var olmasını, türkçede var olmasını istiyorsak ve salt çeviri psikanalizle yetinmek istemiyorsak kendi dilimizle de psikanalizin uluslararası camiasında var olabilmeyi istiyorsak neden geç kaldığımıza da bakmamız gerekmez mi?